|
|
sosyomatch4109 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
|
|
siyaset1146 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
|
|
Lacoste30 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
|
|
Kuş1216 üyesi var. üyelik serbest. |
|
|
Kara Tahta24 üyesi var. üyelik serbest. |
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
İ.Özel
Her gece
bacaklarımıza sırnaşan ısırgan otlarından
şerbetler yaptım
sırtıma dövmeler yap diye
Kalecik kara na ve sana yaslanarak
biraz olsun ağlayabilmek..
boğazıma çakılıyor demir lokmalar bak
" değişik ve garip...
deniz atları da öyledir..
erkekleri doğurur..
ne kadar değişik...
yanlış denklemlerle doğru çözümlere gidilebilir mi....
olsa olsa ıskalanan bir sonuçtan
varolan bir başlangıç...
o da belki....
varlığın, yokluğun hele hele hiçliğin denklemi....
nasıl da yazdın böyle kolayca
binlerce yıldır
onbinlerce kitap bulamamışken....
sadelik sende neyi çağrıştırır....
bende neyi çağrıştırıyor biliyomusun
vapurun yan tarafını....
tren garlarını değil de...
istasyonları, sakin olanlarını
ben diyorum ki
karpatlarda çiftçilik yapıyordum...
sonra bağbozumunda,
bulgar devriminde, askere gittim...
döndüm eve..
ne ev kalmış ne köy
okuma yazma öğrenmiştim...
türk'lerden bi tek tas kebabı kalmış..
bak bir onu biliyorum "
adonis1 ile mesajlaşmalarınız. son mesaj: 2 saat önce Sil
adonis1:
Afedersiniz sizi sikebilir miyim ? pardon sikleyebilir miyim ?
siklenmemiştin ama ben seni sikleyeyim birazcık. nasılsa tatildeyim, bir kaç dalyarakla uğraşmamda bir sakınca yok.
@felixus
bana arkanı dönme bebeğim
kutsal göt avcısı olduğumu hatırlatırım sana
Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla
Vurursun da saramazsın...
İlkbaharda usul usul yürü pınar ,toprak ona hamiledir..
Uzun bacaklı Tanrılara
baktıkça yüzün
yüzüme çıkar
meydan aynası
beş parmak kudretim kalbim [keder] narı
çatlamadan dağılır kendi içinde
dil susar kan söz alır işaret kalır
...
gül biter tenimin meydanında
elinin değmemesindeki lince
aynalar gibi kırılip parçalandıkça
dil susar kan susar işaret kalır
Murathan Mungan-Meydan Aynası
yaşamak
iyileri ve kötüleri
ikiye bölmemektir
ölüme çare buldum
insanları sevmek hiç ölmemektir.
Evet hatırladım
Küçük basit şeyler
Yetiyor kederlenmeye
Ya mutluluğa
Cahit Zarifoğlu
bak bu adamı senden sonra araştırdım öğrendim ve okudum,TRT de belgeselini izledim ve beğendim:)
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine adımı aşkın üstüne kendim yazarım..
Aşk
Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin
Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin
Özdemir Asaf
.........................................
İkinci gün, yürüyoruz o berbat kalabalıkta,
gözlerinin iz düşümüyle eriyorken,kimliksiz
insanlar arasında , kişilikli binaların
ruhlarını elliyorum terli ve biraz utanarak...
ve öpüyorsun ansızın, ben ölüyorum...
üçüncü gün minareler ve kiliseler aklımda
İstanbul kokusuyla, başım dönerek
kaç din ve kaç dil varsa, akşama katıp
ezan sesiyle, mezarlara serpiyoruz inançları
ve azizlere yazıyoruz vakitsiz ayrılıkları
sen sarılıyorsun, ben eriyorum...
dördüncü gün, elin elimde artık,
benim şehrimin mavisi sarmış yüzünü
bir yakamoza uzatıyoruz bakışlarımızı
ardımızda bir dizi filmin sahne arkası
bir Elif karışıyor cumaya,ağlıyorsun.
beşinci gün, saçlarına dağılıyorum
yedi rüzgar olup,nefes nefese, gözlerinde
sabah nemi, ellerim ayyaş artık, titriyor,
bedenim titriyor, korkuyorum yıkılmışlıktan
bana bakıyorsun ela ela, parçalanıyorum...
altıncı gün, konuşmadan kelimeler çarpıyor
sabah ayazı gibi, dudaklarımla ısıtıyorum
tenini, "güzelsin,çok güzel" derken sen, şarabı
döküveriyorum, akıyorsun içime, yanıyorum...
çığlığım SUS oluyor parmaklarında...
yedinci gün, sorular var kafamda, sarsıyorsun
beni, "kendini kimseyle kıyaslama" dediğin
an,yedi tepeli şehrimin avuçları gibi avuçların
ve yazıyor dolunaya öpülesi parmakların
ELİF,ELİF,ELİF, kadın, kadınım...
en sona sakladım birinci günü,
ve soruyorum şimdi sana, Adamım
çekilecek bunca acıya, küfüre ve ONLARA
rağmen, BENİMLE TANIŞMAK İSTER MİYDİN YENİDEN...
Elfimsi...
Çığlık neyin oluyor senin?
Aşk akraban falanmı?
seni bulur bulmaz gözlerim çakmak çakmak olmuyormu?
saçların göğsümde tutuşmazmı...
Yeni değil eskimeden isterim seni..
Yıllandıkça "Elif", Mustafa' nın kalbinde,
dönüşüyor iksiri, şarab-ı Lal'e..:)
bilmezler yüzünüzdeki çizgilerin ne anlama geldiğini,
demezler ki bu üstad, kimlere neler dedi...!
olmaz! bir müslüm olarak tebliğ etmek, gavuru devşirtmek, devşirilmeyeni gebertmek gibi semavi görevlerim var. oooğğğoollmaaağğğğaaazzz...
ne yapmaya çalıştığını biliyorum, çiğnenip yere atılmış sakız gibisin, cıvık,anlamsız ve yapış yapış...o nedenle susmak erdemdir...:)
muhtemelen ihmal edilmiş bir çocuktun...kendini kanıtlamaya çalışmaktan yorgun düştün, zaten ailende uğraşılması gereken önemli bir sorun var ve bunalmışsın...tek çıkışın burası, seni bağışlıyorum:)
Susarak
Güneş altında söylenmedik söz yokmuş...
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi...
Ne gece, ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz...
Ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde...
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
Ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde...
Duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor...
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim...
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde...
Aziz Nesin
(ne meleklerin,ne yıldızların,ne ay'ın diyecekleri olmazdı, olsa bile "duyacak" olmazdı...duyacaklar yokolmuştu, o yüzden susarak konuşmayı öğrendiler)
i.
bu insanlar dev midir
yatak görmemiş gövde midir
bir yara açar boyunlarında
kolkola durup bağırdıklarında
-ya kurbanın olam
dağlar önüme durmuş
ki dağlanam
çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden
durdular ite çakala karşı yarin kapısında
1.
yedi adam biri bir gün
bir kan gördü
gereğini belledi
yari alsa koynuna
ayırmaz kanı yanından
beyaz haberlerim var kardeşlerim
-bir güzel ince gelin
kabartır göğsünü toz duman içinde
gelinliği durur çıkartıp bıraktığı yerde
içerlerden bir taşlı tarladan
kaynayan nehrin gözünde
unutmuş gelin alınlığını
avuçları sıcacık yumulu beline dayalı
kalın bilekli badem topuklu
seyirtir o ince gelin
grevli'ler şifalar götürmek için
beyaz haberlerim var kardeşlerim
-gölgesiz meydanlara
aklı yağmalayanlara arasından
yayılırsa karanlık fısıltılar
ya da güzel dışlı yapa çiçekleri
muhtemel bir genç kızın
başına atılırsa
yedi adamdan biri
bir gün bir kan göreni
kabukları soyulmuş
taze devrilmiş bir ağaç gibi
çeker çıkarır kendi kadınlardan
fırlar yataklarından tatlı uykudan
çıplak çıkarır kendi kadınlarından
fırlar yataklarından tatlı uykudan
çıplak yalın ve güzel adaleli
o er alarak
seğirtir danseder gibi
-önce sağlam olmalı arkam
o ince gelin
belirir hemen ardında erin
1000 yıl durmadan en atmış bir çınar gibi
gidiyor dansöz gibi
yere ve göğe açık avucunda o kan
o işlem onda güvercin ve sevap
onlarda en ağrımalı yara
ve yollanıyor o güvercin onlara
güvercin değişiyor gittikçe ondan
güvercin değişiyor vardıkça onlara
+ ve aman ne uzun sürüyor bir düşman öldürmek+
yedi adam artık bir kan göreni
varıyor dengede
kuğu gibi sarkıyor onlara
akıyor onlara
şiirler söylüyor ve mısralarında
işlek çelik kümeleri
ve kalkıyor her bir ulaşmasında
iki yanında sülüs ve yay gibi
bir vuruşta öldüren elleri
-karanfil serpercesine
bir kez daha vurdum ya allah diye açtığım yaralara
-güzelin düşmanı güzel olur
güzelin yari güzel olur
o varıyor tüm meydanlara
kanı okşayarak ve kabartarak
kanı okşa ve kabart
ve sonra sabah kahvaltısında
içinden geçirmekle varsın sofrana
çocuklarımızın ellerinde büyüyen gagalı şeylerin
tanrının buyruğu ile ortaya çıkarttığı
gürbüz bir yumurta
ii.
yedi adam biri bir gün
bir aşk bir gün
gereğini belledi
ölüm girse koynuna
ayırmaz aşkı yanından
beyaz haberlerim oluşuyor kardeşlerim
daha ne kadar saklanabilirdik seninle:
yaylalardan nasıl geçtik
çobanlara yetişemedik ama uzaktan
zahmetsiz ve hiç kimseye değil gibi konuşan ağızlardan
ne bilge sözler dinledik
sığındığımız
ve içinde saçlarımız göle girmiş ıslanan
o dev o kabul eden o sizin veren mağaralar
yine açık yine buyur’lu
çekildi üstümüzden. -çalıların
bilen duruşlarıyla karşılaşırdık koşuşurken gizlilere
güneşi tez gördük dağlarda
ormanın ay çiçeği gibi uyanan hayvanlarıyla
ilk iş gövdemizin acıktığını anlamak oldu
gittik kokladık ekmeğimizi tarlalarda
o gün gezdim seni ellerimle
söyledin: geniş vuruyor yüreğin
ülkeyi tez giden ayaklarımla varıyorum
kanım temizliği seven bir kolla atılıyor durmadan
yıkanmış güneşte yeni kurumuş çarşaflar gibi
serin ve ürpertici gövden
yaklaşmaktasın ve / çok yakınıma taşıdığın / güller
sana canı gönülden âşık oldum meleğim
kollarına gümüş bilezikler düşündüm
dostlar buldukça onlara
kalın kaşlarını övdüm
güzeldin
gövden gerilmiş devinmekteydi
bir tabloda gibi her bakmaya değişen
karanlık anlamlardan arınan yüzünle
hakkı verilmiş
zehirleri alınmış kazanlarda
demirle birlikte çeliğe koşmaktaydın
ve döllenmekteydin mengenelerle kucaklanarak
işçi eğilir bükülür ve doğrulur
köylü bükülür doğrulur eğilirken
insan iyi maden kuyumcuda
güzeldin / gövden
yeni bir iklim gibi yayılmaktaydı karalara
ağaçlar, kırdaki hayvanlar kasabadaki insanlarca
işte davetliydin
acıktık bıçaklarına kanımızı gütmekteymişin gibi
gelip acı sözlerin için
bir çekmece koydun yaralarımıza
ve ellerin uçuşan yapraklar gibi
birden
nasıl yalnız olduğumuzu anladım
kimseler yoktu ikimizden başka birbirine bakan
susuyor sessizce
aşkla ilerliyorum
milletim bileniyorum
devirmeye
devirmeye safrası beynimi üleşen
elleri karımın üstünde birleşenleri
bundan böyle yekinmeye hevesli yüreğim
/sanatsever halkımıza duyurulur/
aklım eski izlerde şimdi
iz demek
bir geniş
bir kendine dönük bir en ileriye
yol demek
usulca kalkıp gedene: dur
ki çevrileceksin
toydun cesurdun
gençtin atıldın
bilmezdin atıldın
kabuğu oydun oydun
kabukta kaldın
sis iner örter mermeri
ağacı binayı
sis kalkar kalkmaz
görünür mermer
ağaç ve dev
bu kadınlar dev midir
yatak özlemez gövde midir
gül açar boyunlarında
kolkola durup bağırdıklarında
bomba düşmüş gibi deprenir toprak
konuştuklarında
-yar kurbanın olan
dola yaşmağını bileğime
ki düşmanı güzel vuram
çekip mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden
durdular ite çakala karşı yarin kapısında
iii
yedi adam biri bir gün
bir yar gördü
gereğini belledi
yari asla koynuna
ayırmaz yari yanından
alev gerekli kentliye
bu ısıtma devleri kente
bir an önce inmeli oğlum
/bütün gün badem çırptım
üzümün tehini armudun çürüğünü ayıkladım
uykuya geç vardım
yatağın içine elimi daha yeni koydum
rahatıma doymadım ama.../
ümmeti gözetmen gerekli
ben seni beyaz haber ustası
olasın diye boğmadım -doğurdum
beyaz haberlerim için hazır olun kardeşlerim
anam su döküyor ellerime
bedenim hızla kaçıyor
gözlerime toprak atan uykudan
suyu çarptıkça yüzüme ve gözlerim yalnız
yanıyorlar
yemi torbanın dibine gelince beygir
iri saman saplarının arasından
iri etli dudaklarına
küçük zor bulunan arpaları topluyor
bir parça daha yükselen
bir parça küçülen
bir parça daha uzak duran yıldız
beygir ve yanında duran semeri
evin gerisinde yığınla odun- badem dalları
ve kuru alıç kökleri
ve ben o zaman bilmezdim halka
ateş gerektiği
çalışır gün boyu koru ağaçları devirir
badem çırpar budardım yaban çalıları
gün tepeme değsin öğleye durayım
gün tepene değsin öğleye durasın
kökleri hem derinleri hem sığları sarmış
durmaksızın nimet devşiren
ceviz ağacının altında.-
öğleye durmayı
hiç düşündüm mü ağaç neden havyan değil:
çünkü kan'dır hayvan
damardır ağaç
o ceviz ağacının altında
dallarına ve köklerine
bir öz su damarı gibi bağlanarak
onlar ve ağaçlar
toprak ve kalbinden doyurduğu hayvanlar
işitmişler bakın onlarla
onlar ve yapraklar
geniş bir ağızla üfürülüyormuş gibi kımıldamaya başladılar
onlar ve tüfeğimi doğrulttuğum kuşlar
şimdi öldürme vaktim değil
başına omuzlarıma konun
dudaklarımdan ve kalbimden dinleyin
/işte bakın ekmek böyle tutulur/
öğleye durarak bağlıyorum bu tepeleri
o tepelere
eğlenme doğada - kentte bu gece ışıklar yanmadı
damlardan
çorba dumanı yükselmemekte
yufka ekmeği
toprak ve ağaç kokulu ellerimle
/ işte bakın ekmek böyle tutulur/
şu en artist
ve lokmayı taşıyan parmakların ucunda
pıt pıt bir damar gibi atan
yemin ve billah
sıcak bulgur aşının kalbidir
dedim çünkü kalk
yoksa sütüm helal olamaz
düşündüm sol kolları kesik insanların
ne denli mahir olduklarını sağ kollarında
beyaz haberlerim için toplanan kardeşlerim
-adım mustafa ve niyazi ve abdurrahman
kafkas yaylalarında çadırlarımın
sürülerimin ocak taşlarımın
izleri vardır/doğup yürümeye başlayınca
çıplak basmıştım toprağa/
yine de ana'vâzın duymasam hiç uyanmam
bedenim öylesine yorgun babam öylesine ölü
ölü gibi kımıldamıyor dedem
sini belli kendi belli değil
ne bir hak torunlarında ne yaşayan bir arzusu
ellerim yumruk dizlerimin arasında (tam üç yüz yılı)
etim etimin sızını alsın diye
kalk çünkü sabah yıldızı
bir mızrak boyu yükseldi
+ iri ve zeki
uçları nemli bir göz gibi+
iv
yedi adam biri bir gün
bir bela gördü
gereğini belledi
yalvarsa evleri harap kadınlar
ve ağlayan birkaç çocuk
kamalar salınsa karnına
ayrılmaz belalı yanından
haberlerime kulak asmayıp-duymadık
demeyesiniz kardeşlerim
ülkem bugün
yariyle buluşmuş gizlilerde
tepeden tırnağa yeni yıkanmış
ve örtüler içinde
göz kapakları kale kapıları
gibi örtülü
yassı gözlü kabarık alınlı
kalbine ve beline zengin
düzgün bedenli bol saçlı erkekler gibi
ülkem
tepeden eteğe yıkanmak için
aşıdan sonra paklanan
ovalara yayılmış kadınlar
evi uçsuz bir yol gibi bekleyen
yavruya yerinde bekleten
o kadınlar gibi ülkem
-yürürüm bayırlarda
gücüm ne merkezde tartmak için
kulak verir
dinlerim ağacı
geçerken beton döşeli apartman kaykılı toprakta
sesim nasıl etkili yoklamak için
durdurur sorarım kentliyi
ne haber böyle:
nereye:
bela üreten elim
nasıl davranır belalar içinde
sınamak için
uzanır okşarım saçlarını ey yarim
bakarım hoyrat ve âşık ellerime
bir gün sapsarı kesildim
öyle bir tabiat vardı ki gövdemde
insanları görmezdim bile yanımdan
bir hava bulutu gibi geçerlerdi
içimden
gidip dağlara
kafa tutmak gelirdi
bir gün ben
iri ve kaslı gövdem
sapsarı kesildim
hali harap bir dev çıktı önüme
gözlerini öyle açtı ki yüzüme ve ağlamış
sonra söyleştik
bu bir nöbet devriydi kardeşlerim
bizimle aşkta olanların
eline su döksünler
çadırlarının önüne o küçücük
kilimleri sersinler
v
yedi güzel adam
biri bir gün bir dağ gördü
gereğini belledi.
ki o dağ
ağaçsız ve yalnız
gökte alıp veriyordu.
rüzgârla ürperir gibi olurdu
beygirin derisi nasıl ürperirse boydan boya
dokununca.
yılanla akreple kertenkele
tavşan keklik kurtla
onlarla
hayvanlarla kımıldanırdı
dağ bu
serpilmiş atılmış yer kapmış
başa kurulmuş. böbürlenmeden iri kendiliğinden koca
dağ bu
devir, söz gelsin, kervan devri
eteğinde ipek yolu zencefil yolu
kara ve beyaz yolu zenci. develer
içerek karınlarından tüylerinden geçirerek
dağı yiyerek, söz gelsin, beslenirlerdi
dağ bu
devir kuş devri
geçerdi kartal
işte o kartal
renksiz ısı vermeden
ürkmeden ürkütmeden
kendinden geçerek süzülür
dikine batar dikine çıkar
coştumu
vurur kendini dağa - ölürdü parçalanarak
dağ bu
devir aslan devri
yer yer toplaşarak
erkekli dişili
sık sık oynaşarak
devir insan devri
geçti geçti
insan geçti
et geçti kan geçti
göz geçti
gelenler
yeni gelen yeniden sonradan gelen
geçti geçti
dağ bu
yılanla kımıldanırdı
yılanla kımıldanırdı
yedi güzel adamdan biri
bir gün bir dağ göreni
durdu sevmeden bilmeden devinirken
durdu durdu seyreyledi
sordu:
dağ nicesin
günde mi gecede misin
geçmişte şimdide
yoksa gelecek bir düşte misin
dağ serpildi
atıldı yeniden yer tuttu
ilk kez yılanla kıpırdanmadı
gözü görür görmez
dağa göçtü güzel adam
eteğinden yukarıya üç gün
yürüdü. bir yılda dolandı
çevresini. eğlenerek kayalarda geceleri
yürüdü günde ve bir kuş gibi
görerek de
durmadan dolandı dağın çevrisini
artık dağ yılanla kımıldamadı
kımıldardı onunla
hırçındı adam hep hırsla
yaralıymışça inlerdi
yüzü durgun gözler duru berrak
hırslanırdı ayağıyla- avuçlarından ter akar
omuzlarını burardı.
ola ki anlatsa dağ
der hırcındı adam ince bilekli
azgın topuklu
ince uzun parmaklı karınsız
karşı koyan omuzlu
yerken güzel yer doymadan kalkar
oturarak ve hayvanlarda bile
gizlenerek işerdi
adam hırçındı-saçları uysal akardı
rüzgârla kardı
esinti olmadan zaten akmaktaydı
uzun boylu değildi
ama kendinden uzunu yoktu - yalnızdı
geçince önünden
mağaralardan kuş tavşan kurt yavrusu
dağa vururlardı
serçe tohum düşürürdü ağzından
tavşan yeşerince onu
yerdi kökünden
ot üremedi
ağaç üremedi
dağ ağaçsız ve yalnızca
gökte alıp veriyordu
adam küçük bir kaya düzlüğünde
toprakta mağra içinde mağra kapısında
kaynak başında kuru yamaçta
dururdu
eğilip alnını
yaydıkça yere iki elinin arasına
göksü çatırdayarak eğilir
parçalanarak doğruldukça
dağ cezbelenir
en yüksek zirvesini kayalı alnını
yamaçlar yamaçlara yayılan yüzünü
adam eğilip koydukça yüzünü toprağa
eğilip koyacak yer arardı
dağ cezbelenince
doğrulup eğildikçe
ovaya bir anda
kentler serilir
yollar fabrika çevrekleri bentler
yedi adamdan biri
bir gün bir dağ göreni
yeni bir soluk çekti içine
değişti aynı kalarak
indi kente
dağıyla
esen başı
serin başı geniş kollarıyla
gözleri yüzünü kaplayacak gibi büyüyerek
ve şakaklarında
avuçlarımın arasında güçlükle tuttuğu
bir şey duruyordu
yedi adamdan bir dağ göreni
buyruğu dağa yiyeni
dağdan buyrukla kente ineni
suları yürüyerek geçeni
çekip mavzerini çıkardı oyluk etinden
durdu yarin kapısında
Cahit Zarifoğlu
sen Adam, eşitliğimsin,hesabımın
içinden çıkılmaz matematiksel
aritmetiği ve hep arta kalansın
arzularımdan...
sana denk benim ihtiraslarımla başetme
yollarım, ne zaman istesem seni AKAN'dan,
"O" veya hayalin sürükler beni
ve kucağında biter deliliğim, yatışarak...
kokun mavi bir çatlağın sızan düşleri,
yeşile dönük bir sis perdesi ve biraz
karanlığın limonundan aroma ile
beslersin beni, Tanrı emri ile...
Adam, sen matematiğimin yedi denkliği,
sen, tutkumun insanlığa hediyesinin
giz notalarısın, kapanacak kapıların ve
açılacak olanların,
mühürle beni,
daha zamanı gelmedi...
Elfimsi...
sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır
YILMAZ ERDOĞAN
Sırtıma çizdirdiğim yüzün, kamburum oluyor artık,
gerçekleri yalanla törpüle, düş dünyasının kapısı
açılırdı böylece, düş tırnaklarımdan,
birazdan piyano çalarken, ellerine bakıp
çizgilerini dinleyeceğim, yorucu bir senfoni...
olacak o kadar, çok zor çıkardım içinden
temiz yanını, ne çok sevdim seni dinle
dinle, baykuşlar eşlik ederken, ve hiçbir kitaba
sığmayan, kabusların, herkes seni gördü evet,
ama ben kör olana dek baktım sana...
bu bir veda şiiri değil, aşk gerçekte beyin
ile yürek arasında, o nedenle kan dolaşımım
aksak, ruhum kopuk, manyağım...
bilsinler, aşk damarlarına enjekte
bir kokteyl, damarlarımda dolaşırken sen
gökyüzünü öpüyorum, ve yine kimliğimi
görmek istiyor yer ,düşüyorum...
kimliğimi sildirmek için sözlerim
yıldızları diziyorum şimdi yeniden...
sen bir çocuktun, ben o çocuğu gördüm,
sonra masallarını dinledim, hiç mutlu değillerdi
ben sana bakmadım,seni, derinlerini gördüm
kazdıkça gün ışığına çıkan gökkubesini,içindeki
masal şehrinin, oraya saklandım, orada sevdim
seni,
gözyaşımı her tattığında, yollardın beni içindeki
ülkeye,
yaşamak zor bir oyun, ben de sanırım
üstesinden gelemedim, iyisi mi boşver
masal şehrinin kapısına yaz adımı sureyle
bin yıl sonra doğalım, kimliksiz...
küçük çocuklar yapıp geceleri kendimden
seni öpsünler diye gönderiyorum sana
bana kucaklarında seni getiriyorlar
bir kadin bilirdi aciyi
kanatsizdi hem
aciya asina ama acidan müstesna
söylerdi kendi sarkilarini
bir meze mi sofradaki
ucuz sarabin ekşisi mi
sen sadece gülüsünü ektin
tas duvarlarin sogukluguna
bir ömür bu kolay degil
bir sevda ama sen baktikça
duvarlar kanadi,aglama
teslim ol sadece,
Elfimsi
asaletime küfrediyor içimdeki seytan
küçümsüyor Asitane,yapay,civik
ucuz bir parfüm,midem bulaniyor
seviliyor muyum,bilmiyorum
seviyorum ama, gerçek acim
artik bir önemi kalmadi
yalanlar içinde bir dans
ben hiç umutlanmiyorum artik
biliyor musun,saçlarimdan asiliyim hayata
hani var ya,bir kopuverse
kessem yol bulmak için yollara
yanlislikla düsmüs bir melegi kimse sormaz
her kayip ilaninda ve her ölümün
sorgulamasinda,yüze düsen hüzn'üm,
suç sende degil,beni bagisla...
seni seviyorum...